Hoca Nasreddin Birgün… | Nasreddin Hoca Fıkraları


Halep oradaysa…

Bir seyyah çıkar gelir,
Akşehir’e Halep’ten.
Toplanır etrafında,
Akşehir halkı hemen.

Adamın işi gücü,
Övünmektir sadece.
Her gün bir şey uydurup,
Anlatır saatlerce.

Bir gün yine toplanan,
Akşehir insanına,
“Ben Halep’teyken” diye,
Başlar palavrasına.

Der: (Şöyle geri geri,
Gider ve hızlanırdım,
Sonra altmış arşını,
Bir hamlede atlardım.)

Tam o anda Hoca da,
Geliverir oraya.
İşitince o dahi,
Şaşar bu iddiaya.

Düşünün ki, bir arşın,
Yetmiş santimetredir.
Öyleyse altmış arşın,
Tam kırkiki metredir.

Ona der ki: (Bir insan,
Kırk metre atlayamaz.
Atıyorsan at, ama,
Destekli olsun biraz.)

O buna içerleyip,
Der ki: (Yalan atmadım.
Halep’te altmış arşın,
Birkaç defa atladım.)

Hoca der: (Öyle ise,
İspat et bunu bize.
Mademki doğru dersin,
Atla, görelim biz de.)

Adam der: (İyi ama,
Ben Halep’te atladım.
Oraya gelirseniz,
Bunu ben ispatlarım.)

Hoca der ki: (Be adam,
Bu da bir uydurmadır.
Halep orada ise,
İşte arşın burdadır.)
(…Serdar Uyan)



İçinde ben de vardım!

Nasreddin Hocamızın,
Evi iki katlıymış.
İki kat arasında,
Tahta merdiven varmış.

Hoca, bir gün yukardan,
Aşağıya inerken,
Ayağı, cübbesine,
Takılıp düşer birden.

Ve aşağıya doğru,
Yuvarlanarak hatta,
Bir anda kendisini,
Buluverir alt katta.

Bir şey olmamış gibi,
Sonra da kalkar hemen.
Ve bahçe kapısını,
Açarak çıkar evden.

Lakin Hoca merhumun,
Bu yuvarlanmasıyla,
Çok büyük bir gürültü,
Çıkar tabiatıyla.

Çünkü koca bir beden,
Tahta merdivenlerden,
Pata küt aşağıya,
Yuvarlanmıştır birden.

Çıkan bu gürültüyü,
Komşu da işitmiştir.
Ve “acaba bu ne ki?”
Diye merak etmiştir.

Sonra onu görünce,
Der ki: (Hoca Efendi,
Bu sabah sizden gelen,
O gürültüler neydi?)

Hoca, hiç bozuntuya,
vermeden der ki hemen:
(Cübbem yuvarlandı da,
O sestir size gelen.)

Der ki: (Hoca, aşkolsun,
Cübbenin düşmesiyle,
Hiç o kadar gürültü,
Çıkar mı, doğru söyle.)

Hoca der ki: (O kadar,
İnceleme be canım.
Cübbem yuvarlanırken,
İçinde ben de vardım.)
(…Serdar Uyan)



Ölmek daha ucuz!

Hoca merhum, bir zaman,
Çok fena hastalanır.
İlaç olmayınca da,
Gitgide ağırlaşır.

Ne kadar “kocakarı
İlacı” yapsalar da,
Ve lakin hiçbirinden,
Yine olmaz bir fayda.

Derler: (Hocam, bir hekim,
Çağır da hemen gelsin.
İyi bir muayene,
Edip de ilaç versin.)

Hoca kabul eder ve,
Hekim gelir evine.
Eder hemen Hoca’yı,
Bir güzel muayene.

Sonra der ki: (Ben senin,
Yüz akçeni alırım.
Ama seni dipdiri,
Ayağa kaldırırım.)

Ve lakin ne arasın,
Hoca’da bunca para.
Teşekkürler ederek,
Yol verir o doktora.

O gittikten sonra da,
Hiç vakit geçirmeden,
Mahalle imamını,
Çağırtır eve hemen.

Der ki: (İmam efendi,
Ölecek olsam eğer,
Cenaze masrafına,
Ne kadar para gider?)

Der ki: (Para alacak,
Değiliz ya biz senden.
Bu iş, üç beş akçeye,
Hallolur, düşünme sen.)

O zaman der ki: (Hanım,
Şu yorganı kap getir.
İyileşmek yüz akçe,
Ölmekse üç akçedir.

Yüz akçeyi verecek,
Halim yok şu an benim.
Şu yorganı üstüme,
Ört de, bari öleyim.)
(…Serdar Uyan)



Herkes bir şey söyler

Hoca, bir gün oğlunu,
Eşeğe bindirerek,
Gider odun kesmeye,
Kendisi yürüyerek.

Görenler söylenir ki:
(Bakın şu garip işe.
Baba yaya yürüyor,
Çocuk binmiş eşeğe.)

Hoca merhum, oğlunu,
İndirerek bu sefer,
Kendisi tek başına,
Biner ve öyle gider.

Bu defa da derler ki:
(Yani Hoca aşk olsun.
Parmak kadar çocuğu,
Yaya yürütüyorsun.)

Hoca, onun sözünü,
Haklı ve doğru bulur.
Bu sefer arkasına,
Oğlunu da oturtur.

Bu sefer de derler ki:
(Hoca, çok yazık sana.
Senin hiç merhametin,
Yok mudur şu hayvana?

Bir hayvanın üstüne,
Binmişsiniz ikiniz.
Düpedüz eziyettir,
Sizin bu ettiğiniz.)

Hoca merhum, bunu da,
Haklı bulur ve hemen,
Kendi de çocuğu da,
İnerler o eşekten.

Eşek yedeklerinde,
Onlar yaya olarak,
Giderken, birileri,
Önlerine çıkarak.

Derler: (Bakın şunlara,
Ne akılsız insanlar.
Eşek boşta giderken,
Onlar yoruluyorlar.)

Hoca döner oğluna,
Der ki: (Oğlum işte bak.
Ne yapsan, bir şey bulup,
Tenkit eder seni halk.)
(…Serdar Uyan)



Er olan, sözünde durur

Bir gün, Hoca Efendi,
Bazı sevdikleriyle,
Oturmuş konuşurken,
Muhabbet ve sevgiyle.

Birisi ona doğru,
Eğilip der ki: (Hoca,
Bağışla merakımı,
Yaşın kaçtı acaba?)

Hoca, işbu suale,
Hiç tereddüt etmeden,
(Kırk yaşındayım) diye,
Kestirip atar hemen.

Bu cevap karşısında,
Şaşırır birden adam.
Ve der ki: (Bir yanlışlık,
Olmasın bunda hocam.

Çünkü on yıl önce de,
Sormuştum bunu sana.
Yine kırk yaşındayım,
Demiştin o zaman da.)

Der ki: (Söz bir, Allah bir.
Ne demişsem, doğrudur.
Zira er olan kişi,
Sözünde sabit durur.)

Bir gün de Hoca merhum,
Yakın bir köye gider.
Köylüler kendisine,
Çok ilgi gösterirler.

Vakta ki akşam olur.
Hazırlanır gitmeye.
Bakar ki, heybesi yok.
Başlar hiddetlenmeye.

Ve der ki: (Ben karışmam,
Heybemi bulun hemen.
Yoksa yapacağımı,
Çok iyi bilirim ben.)

Bu tehdit karşısında,
Çok korkar o köylüler.
Heybesini çabucak,
Bulur ve getirirler.

Lakin biri, merakla,
Der ki: (Hoca Efendi,
Heybeyi bulmasaydık,
Ne yapacaktın peki?)

Hoca der ki: (Çok basit,
Eve varınca hemen,
Bir başka dikecektim,
Bizim eski kilimden.)
(…Serdar Uyan)



Zor kurtardım eşeği!

Hoca, maddi bakımdan,
Sıkılınca bir ara,
Satmak için, eşeği,
Götürür bir pazara.

Hemen kurnaz bir cambaz,
Hocayı fark ederek,
Yaklaşıp der ki: (Hoca,
Satılık mı bu eşek?)

Hoca, (Evet) deyince,
Başlar muayeneye.
Der ki: (Hayvan maalesef,
Yaramaz bir nesneye.

Baksana çok da yaşlı,
Hasta mıdır bu nedir.
Ne yük taşır, ne insan.
Çok yakında geberir.)

Cambazın sözlerine,
İnanır Hoca merhum.
Güç bela on akçeye,
Satar ve olur memnun.

Cambaz alır hayvanı,
Ve başlar methetmeye.
Hoca da, gerilerden,
Koyulur dinlemeye.

Adam der: (Eşek değil,
Mübarek sanki attır.
Yük çekme hususunda,
Katır bile hiç kalır.)

Bunu duyan insanlar,
Toplanırlar haliyle,
Artırırlar fiyatı,
Açık artırma ile.

On akçeden başlayıp,
Kırk beşe çıktığında,
Hoca dayanamayıp,
Koşar gelir anında.

(Durun!) der, (Elli akçe,
Veriyorum buna ben.)
Ve eşeği alarak,
Evine döner hemen.

Der ki: (Hanım, bu eşek,
Ne cins hayvanmış meğer,
Elden kaçırıyordum,
Göz açmasaydım eğer.

On akçeye satmışken,
Öğrendim de her şeyi,
Elli akçeyi sayıp,
Zor kurtardım eşeği.)
(…Serdar Uyan)



Bir akçe için mi?

Hoca merhum, devamlı,
Bakkala borç yaparmış.
Bir aralık bu borcu,
Bir hayli fazlalaşmış.

Bakkal, bir iki sefer,
Giderse de evine,
Ve lakin alamadan,
Geriye döner yine.

Çünkü Hoca merhumun,
Parası yoktur o an.
Sonra ödemek için,
Müsaade alır ondan.

Lakin bakkal unutup,
Müsaade ettiğini,
Sıkıştırmaya başlar,
Tekrardan kendisini.

Bir gün, Hoca dururken,
Bazı sevdikleriyle,
Gelir yine o bakkal,
Tahsilat gayesiyle.

Hoca onu görünce,
Sorar ki ona hemen:
(Efendi, alacağın,
Ne kadar senin benden?)

Adam da ümitlenip,
Der ki: (Kırkbir akçedir.)
Sanır ki, Hoca bunu,
Hemen ödeyecektir.

Hoca der ki: (Peki sen,
Bir hesap adamısın.
Yirmi akçe ödersem,
Ne kalır alacağın?)

Adam düşünüp der ki:
(Yirmibir akçe kalır.)
Lakin bu sualinden,
Biraz da meraklanır.

Hoca der ki: (Ödesem,
Bir yirmi akçe daha,
Ne kadar borcum kalır,
Bu ödemeden sonra?)

Bakkal, (Bir akçe kalır)
Deyince de nihayet,
(Yahu) der Hoca merhum,
(Hiç değer mi, insaf et.

Bir akçelik borç için,
Yakışır mı hiç sana,
Sıkıntı veriyorsun,
Gariban bir insana?)
(…Serdar Uyan)




Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.